Vücudunuzdaki mikroplar sizi psikopat yapabilir mi?
Yapılan bir araştırma, vücuttaki mikrobiyomun kişilik üzerinde sanılandan daha etkili olabileceğini ortaya koydu. Bilim insanları, bağırsak ve ağızda bulunan bazı mikropların miktarı ile psikopatik kişilik özellikleri arasında bağlantı tespit etti.
Translational Psychiatry dergisinde yayımlanan çalışmada, mikrobiyotanın psikopatoloji üzerindeki etkileri incelendi. Araştırmacılar, çalışmanın mikrobiyotanın psikopatik özelliklere katkıda bulunabileceğine dair ilk kanıtları sunduğunu belirtti.
Söz konusu özellikler arasında empati eksikliği, asosyal eğilimler, dürtüsellik ve bencillik yer alıyor. Psikopatinin biyolojik temelleri tam olarak anlaşılamamış olsa da, beyin yapısındaki değişikliklerin tek başına yeterli bir açıklama sunmadığı ifade ediliyor.
Portekiz'deki Porto Üniversitesinden biyomedikal bilimci Carolina Costa ve ekibi, 200 sağlıklı yetişkin katılan araştırmada katılımcıların kan, tükürük ve dışkı örneklerini analiz etti.
Katılımcılara ayrıca psikopatik eğilimleri ölçen bir anket uygulandı.
Üç bakteri türü öne çıktı
Analizler sonucunda üç belirli bakteri türünün yüksek miktarda bulunması ile güçlü psikopatik özellikler arasında pozitif bir ilişki tespit edildi.
Bağırsak mikrobiyomunda Allisonella, Prevotella cinslerine ait mikroplar ile Cloacibacillus evryensis türünün fazla olmasının bu eğilimlerle bağlantılı olduğu görüldü.
Araştırmacılar, bu verilerin doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisi sunmadığını, yalnızca korelasyon gösterdiğini vurguladı.
Allisonella'nın iltihaplanmayı tetikleme potansiyeli nedeniyle, Prevotella'nın ise nörop Psikiyatrik rahatsızlıklarla ilişkisi bakımından duygusal süreçleri etkileyebileceği değerlendiriliyor.
Cloacibacillus evryensis'in ise dürtü kontrolünü düzenleyen GABA maddesini üretme potansiyeliyle öne çıktığı belirtildi.
Öte yandan ağız mikrobiyomunda bulunan Treponema vincentii türünün yüksek seviyelerinin ise daha düşük psikopati göstergeleriyle ilişkili olduğu kaydedildi.
Uzmanlar, araştırmanın psikopatik özelliklerin biyolojik izlerini anlamak açısından önemli bir adım olduğunu ve ileride bu verilerin biyobelirteç olarak kullanılabileceğini değerlendirdi.